İsrail'in Gazze'de gerçekleştirdiği katliam üçüncü haftasına girdi. 900'e yakın Filistinli öldürüldü dünyanın gözü önünde. Uluslararası toplumun çabalarına rağmen bir türlü önlenemiyor saldırılar.
İsrail ne tepkileri dikkate alıyor ne de ateşkes önerilerini. Hamas'ın topraklarına hâlâ roket fırlatma kapasitesine sahip olduğunu ileri sürüyor, askerî harekâtı durdur tekliflerini geri çevirirken. Hatta operasyonu derinleştirme kararı alıyor.
Peki, İsrail bu cüreti nereden alıyor?
Bu kadar pervasız nasıl davranabiliyor?
Bu soruların cevabını, güvenlik kaygılarıyla sürekli İsrail'i destekleyen Amerika'nın izlediği politikalarda aramak gerekiyor aslında.
***
ABD'nin öncelikli stratejilerinden biridir İsrail'in güvenliği. Her ne pahasına olursa olsun şimdiye kadar bu politikadan vazgeçmemiş ya da vazgeçememiştir ülkeyi yöneten başkanlar ve ekipleri.
20 Ocak'ta 44. Amerikan başkanı olarak görevi devralacak Barack Obama'nın bir 'istisna' olacağını düşünmek safdillik olur herhalde.
İsrail'in kurulduğu 1948'den bu yana Beyaz Saray'da dünya politikalarına yön veren 11 Amerikan başkanı da farklı davranmadı, davranamadı çünkü.
Neden?
Bunun çok çeşitli sebepleri var tabii ki.
En önemlisi ABD'nin hegemonik bir güç olarak varlığını sürdürmesinin yolunun Ortadoğu'dan geçiyor olması.
Amerikan çıkarlarının bölgesel ve küresel ölçekte devam ve temadisi için İsrail'in oynadığı 'düşmanları mefluç etme rolü' çok önemli burada.
Washington'daki yönetimler de bu gerçekten hareketle İsrail'le olan stratejik ortaklığa halel getirecek her türlü davranıştan özenle kaçınıyorlar başından beri.
***
Bugünü anlamak için düne göz atmakta fayda var şüphesiz.
İsrail, varlığını iki dünya savaşına borçlu bir devlet. 1908 yılında İkinci Abdülhamit'in hal edilmesi, bu yolda atılmış ilk adımdı.
Altı yıl sonra patlak veren Birinci Dünya Savaşı ise İsrail devletinin kuruluşuna zemin hazırladı. Devlet-i Âliye savaşta yenildi. Toprakları parçalandı.
Dönemin Britanya İmparatorluğu, 1917'de yayınladığı Balfour Deklarasyonu ile Filistin topraklarına Yahudilerin 'göç' etmesini sağladı. Avrupa'da 'problem' olarak görülen Yahudi nüfusun bir başka bölgeye 'transfer' edilmesi sağlanmış oldu böylece.
ABD, Balfour Deklarasyonu'nu destekleme kararı aldı 1922'de. İki yıl sonra da İngiltere ile bir anlaşma yaparak deklarasyonun uygulanmasına müdahale hakkını elde etti.
İkinci Dünya Savaşı ise hem ABD'nin dünya hâkimiyetini perçinledi hem de İsrail'in kuruluşunu hızlandırdı. Nazilere atfedilen Yahudi Soykırımı, İsrail'in 1948'de bağımsız bir devlet olarak kurulmasına zemin hazırladı.
Dünyanın 'yeni' siyasi ve ekonomik gücü olarak ABD de İsrail'i himayesine aldı. Bunu da verdiği kararlarla tüm dünyaya gösterdi.
İsrail'in kurulması sürecini hazırlayan 1947 tarihli Taksim Planı'nın BM'de görüşülmesi sırasında İsrail'e tam destek verdi mesela. 14 Mayıs 1948'de bağımsızlığını ilan ettikten 11 dakika sonra da bu yeni devleti tanıdığını açıkladı.
***
ABD'nin İsrail'e verdiği maddi-manevi destek o tarihten bu yana artarak sürüyor. Bugün İsrail, ABD'den en fazla dış destek alan ülke konumunda...
BM Güvenlik Konseyi'nin İsrail aleyhine aldığı tüm kararlar veto ediliyor ABD tarafından.
Bu durumda, kendi güvenliğini riske atacak kadar İsrail'i desteklemeyi ABD daha ne kadar sürdürür dersiniz?
-Kendi çıkarları zedelenmeye, eski gücünü kaybetmeye, yerini yeni bir devlet doldurmaya başladığında mı?
Muhtemelen.
Tabii o zaman İsrail, yükselen yeni güç merkeziyle işbirliği yapmaya çoktan başlamamış olursa.
Mehmet Yılmaz - Zaman