Asım Öz söyleşisi
Yazarın içtenliği ile güncenin içtenliği arasındaki ilişki konusunda zaman zaman bazı kaygılarım/çekincelerim olmuşsa da günce okumayı severim. Her günce bir portre, bir öykü, bir anı, bir tarih yazısıdır. Günce bir öyküdür; bir yaşam diliminin, belli bir düzenin, bir yılın, bir sürü yılın, bizim öz yaşamımızın öyküsüdür. Geçmekte olan zamanın, akıp giden yaşam ırmağının içinden derlenen an(ı)lardır.
Bir yazarın güncesi yoksa, iç dünyası, kendisiyle ve sanatıyla hesaplaşması da yoktur. Günceleri edebiyatın bir türü durumuna getirmek yazarın kendi elindedir, ki, denemesel güncesi ile beni edebî bir seyahate çıkaran Selahattin Yusuf'un Şafaktan Çok Önce'si (Timaş Yayınları; 2008) de bu anlamda okunmaya doyulmaz bir yapıttır. Üstelik ağırlıklı olarak askerlik günlerini içinde barındıran bir günce olmak bakımından da yazın dünyasının ilkleri arasındadır. Deneme/anı/günce üçlüsünün yakın ilişkisiyle ortaya çıkan kitabı üzerine Selahattin Yusuf'la konuştuk.
Şafaktan Çok Önce, bu kitaba verilebilecek en güzel isim bence. Öte yandan günbegün tutulan bir günce değil. Güncedeki gözlemler ya da fikirler bir yaşam deneyiminin ürünleri. Ama kitabın, dahası, yaşamın temel izleği "yavaşlık". Askerlik yaşamı ile yavaşlık arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Zaman, biliyorsunuz, düşünce tarihi boyunca birçok insanın kafasını çarptığı bir taş. Sanırım bize verilmiş olanlar içinde en akıl almazı bilinçtir. Bize, biyolojik varlığımızın yanı sıra bir bilincin de verilmiş olması, çözülemez bir şey. Ama bir yandan da bizi sonsuza kadar düşündürebilecek bir muğlaklık imkânı sağlıyor.
Kanaatimce zaman insanın bilincinin ayrılmaz bir parçası. Özellikle sinemada bazı insanların psikolojik zaman/gerçek zaman ayırımlarına rastlarız. Psikolojik olmayan bir zaman, mümkün değil. Psikolojik zaman vurgusu, belki psikolojik yoğunluğu artmış zaman olabilir ama. Psikolojimizin yoğunlaşması, kendimize döndüğümüzde gerçekleşen bir şey. Yani insan dönüp kendine bakmaya başladığında yoğunlaşıyordur da aynı zamanda. Neden? İlginç bir nokta. Çünkü çözemeyeceğimiz bir şeydir "kendimiz". Kendimizi çözebilseydik, Tanrı meselesini de çözebilmiş olurduk.
Bu ise inanmayı ve inanma sürecinde harekete geçirdiğimiz bütün ruhsal yeteneklerimizi gereksiz ve atıl hale getirirdi. Ruhun dinamizmi ölürdü. Dolayısıyla, kendimize bakmaya başladığımızda artan psikolojik yoğunluk, ruhsal yeteneklerimizi de kapasitemizi de yukarılara çekmektedir. Bizi bilinç olarak yükseltmektedir. Farkındalığımızı eğitmekte ve geliştirmektedir. Bilinmeyenin kapısına yaklaştıkça, bilme yeteneğimizin ünitelerini zorlamaktayızdır. Böyle anlarda kendimiz (ve dolayısıyla Hayat) hakkında bildiklerimizi tazelemekte ve tahkim etmekteyizdir.
Demek ki Hayat hakkında edinebileceğimiz ipuçları, aynı zamanda kendimiz hakkında, kendimizi bilmekle bilmek yoluna girdiğimiz Tanrı hakkında bilincimizin yükselmesiyle olmaktadır. Sırası gelmişken söyleyeyim. Ben kendimi, acizane, varoluşçu bir mümin olarak görmekteyim.
Buna verdiğim bir isim daha var. "Dinamik İman" Sorgulamayla, kendini ve Hayatı eşeleyerek ilerleyen bir süreç bu. Şimdi bütün bunlardan sonra yavaşlığa gelelim. Bu yükle birlikte, bu alışkanlıkla birlikte size birisi gelip yat ve sürün dediğinde, ya da şurada iki saat kıpırdamadan dur dediğinde, şu çöpleri topla dediğinde, yapabileceğin tek şey, bu emirleri de kendin hakkındaki fikir yürütme sürecine dahil ediyorsun. İster istemez. Bir mıntıka temizliğinde ardıç yapraklarını yerleri temizlemek için topluyorsundur.
Ama onlar yerdeyken daha güzeller. Onlar yerde olduğu için bizler "sonbahar" diye bir şeyin farkındayızdır. Ancak onlar toplanıp çöp bidonuna girdiklerinde durum değişiyor. Acaba şunu söyleyebilir miyim? Disiplin ve emir, insanın kendisi ve Hayat hakkındaki farkındalığını kışkırtıyor. Bozulmuş olan psikolojik düzeni, her zamankinden daha fazla düşünerek, beyninize her zamankinden daha fazla ter attırarak, bu defa başka bir düzlemde yeniden kurmak durumunda kalıyorsunuz. Zamanın yavaşlaması, biraz böyle bir şey.
Şafaktan Çok Önce'de iki tabaka iç içe geçiyor: Bir yanda yavaş zamanın gündelik yaşamından kesitler, ötekinde neredeyse düşünsel bir soruşturma, paralel düzende ilerliyorlar. Yavaşlık ve felsefi derinlik. Şafaktan Çok Önce'ye hakim olan iki temel izlek mi?
Evet. Yukarıda da anlatmaya çalıştım. İlaveten şunu söylemek isterim. Bir yazarın kafası, tarih boyunca hiçbir zaman bir borsacınınki gibi çalışmamıştır. En hızlılarına, en serserilerine bakın. Trenin tepesinde hiçbir yerden gelip hiçbir yere doğru yolculuk etmekte olan bir Beatnik de "yavaştır"; hırsızlık eden Jean Jennet de yavaştır, ne bileyim, Ali Şeraiti de yavaştır, Mayakovski de yavaştır, Siddartha da yavaştır. Kitabın başına sözlerini aldığım Wittgenstein'ın bir sözü vardır. Aşağı yukarı şöyle bir şey söyler bir yerde: "Filozofları birbirleriyle bir yolda yarışırken görseydim, onlara tek tavsiyem şu olurdu: Ağırdan alın!"
Çünkü, neredeyse fiziki bir mecburiyetimiz bu. İnsan, durmadan bakamaz. Durmadan, düşünemez. Durmadan, yavaşlamadan, aynaya bakamaz. Ve elbette en önemlisi, uzun süre duralamadan, yavaşlığı uzatmadan, kendisi ve Hayat hakkında gözlerini tazeleyemez. Yeni bakışlar edinemez.
Şafaktan Çok Önce'yi, yayımlamayı düşünerek baştan bir kitap olarak tasarlayıp kurmuş muydunuz? Günce tekniğiyle yazılmış olsa da, gerçek bir anı defteri olduğu da yadsınamaz kitaptaki metinlerin.
Hayır, düşünmemiştim. Ben sadece o yıllarda yazdığım dergiye haftalık yazılar göndermek zorundaydım. Yoksa hiç param olmazdı. Geçinebilmek için, belki de yasak mıydı bilmiyorum ama, o yazıları yazmak ve göndermek zorundaydım. Hepsi bazen bir teneke plakanın üzerinde, bazen yemekhanenin yağdan pırıl pırıl masaları üzerinde, bazen de gece yatmadan önce ranzanın kenarında taburun sokak lambasının ışığında yazıldı.
Enis Batur içbükeylerle günlüğün temel farkı olarak birisinde, kesip biçerken yazarın kendini korumaya çalıştığını; ötekinde, diğer insanları da koruma gerekliliğini görür. Bu çerçevede bakıldığında 'içten günlük' olarak yazılan Şafaktan Çok Önce nasıl bir kitaplaşma süreci yaşadı?
Ben, denilebilirse, "dışbükey" bir yazarım. Göstermek için yazarım. Burada böyle bir şey var, bakın. Ben baktım, siz de bakın. Birlikte görelim ki "gerçekten" görülmüş olsun. Paylaşılmamış" görmenin" beni bunaltmasından korkarım çünkü. Bizi yazdıran sanırım bu korkudur en çok. Bir şiirimde şöyle bir dize yazmıştım o günlerde: "Bir sırra vakıf oldu; Yeryüzünde yapayalnızdı şimdi!" Paylaşamamış olmanın en uç noktasında böyle bir patoloji vardır bence.
Ağırlıklı olarak asker(lik) gün(lük)lerini içeren kitabınızdan bir kısım pasajları önce Gerçek Hayat dergisinde yayımladınız. Ardından kitap olarak okur karşısına çıktı. Buradan şöyle bir çıkarımda bulunabilir miyiz: Bu günlükler aylarca üzerlerinde çalışılarak, enikonu budanarak yayına hazırlandı. Uzunca sayılabilecek bir zamana yayılan yayın hazırlığı aşamasında, bütünden önemli eksiltmeler yaptınız mı?
Eksiltmeler oldu evet. Sonradan, yani 6 yıl sonra zamanı bitmiş şeylerdi onlar. Zor olsa da attım onları. Özel hayatımla ilgili kısımlar özellikle.
Genelde kopuk kopuk yazmışsınız, bir sıra da gözetmemişsiniz, bunu nasıl açıklarsınız?
Farkındayım. Hayatın gidişatını taklit ettiğimi hissediyorum. Karmaşanın ve düzensizliğin, Hayatımızı bir şeye, bir yere, her şeyin ötesindeki bir Makama ithafen yaşanmakta olduğuna dair bir tavır olarak alın onu siz.
Okumalarınızda pek çok adlara yer vermişsiniz, özellikle yabancı adlara.
Bu konuda Türkiye'de, özellikle belli bir kesimde büyük bir yanılgıdır sürüp gidiyor. Keşke "yabancı" olsalardı! Ama o Latin şairinin sözünü bilirsiniz. "İnsanım ve insanla ilgili hiçbir şey bana yabancı değildir." Yazarların, öteden beri yazarken kullandığı duyguların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bu Madagaskarlı bir yazar için de böyle, Brezilyalı bir şair içinde böyle, Sezai Karakoç için de böyle Metin Eloğlu için de böyle, August Strinberg için de böyle. Bütün mesele, önünde duran mermerden dağa (Hayata) bakarken nasıl bir heykel hayal ettiği. Bütün mesele, o yazarın "o konunun" üzerindeki çekiç darbeleri, fırça fiskeleri.
Hayatını askeri disiplin üzerine kurmakla sivillik arasında nasıl bir ayrışma var?
"İnsanın mesleği korse gibidir, onu ayakta tutar" demiş Nietzsche. Ayakta tutar ama, aynı zamanda korse vücuda kendi şeklini de verir bir parça. Askerlik, görebildiğim kadarıyla sıkı ve sert bir korse. Meslek olarak yaptığınızda bile değil, bir süreliğine o korsenin içine girdiğinizde, farkında olmadan onun şeklini almaya başladığınızı hissedersiniz. "Emir-komuta" bilgisayarlarda, makinelerde ne anlama gelmektedir? "Emre itaatsizlik" askerde en büyük suçlardan biridir. "Emre itaatsizlikte ısrar etme" diye ayrı ve daha büyük bir suç da var. Bu çağrışımlar, sanırım bir parça fikir veriyor bu konuda.
Ulrich Bröckling, "Disiplin-Askeri İtaat Üretiminin Sosyolojisi ve Tarihi" adlı çalışmasında, yeni askeri tarih araştırmalarına dayanarak, askerlik evreninin sadece emir/komuta, itaat, disiplin ve emre boyun eğme kavramlarından giderek açıklanamayacağını söylüyor. Ona göre "disiplin altına alma" ve "itaat üretme" pratikleri, bütün bir askeri evreni açıklamaya yetmemektedir. Siz ne dersiniz?
Valla, bence "itaat" kavramını kaldırın, Eruh Merkez Karakolu kolayca bir dinlenme tesisine dönebilir.
Max Weber'den Gerhard Oestreich'a, Erwin Goffman'dan Michael Foucault'ya kadar askeri sosyolojinin görüşleri ordunun, modern toplumun laboratuvarı olduğudur. Dolayısıyla da ordunun "disiplin üretimi"nin, modern sosyal disiplinin köşe taşlarından birini oluşturduğu rahatlıkla söylemek mümkün müdür?
Kesinlikle mümkündür. Foucault'nun diğer çalışmalarında da benzeri çözümlemeleri izleriz zaten. Hapishanenin Doğuşu'nda ve Deliliğin Tarihi'nde mesela. Bireyin itaat altında tutulma biçimleri ve süreçlerini tarihsel olarak inceleyerek, modern tahakküm ve gütme modelleri hakkında bize çok zihin açıcı bilgiler veriyor. Modernitenin ne'liği konusunda kaygılanan herkesin bu yüzden Foucault'nun zekasından alacağı çok şeyler var. Bizim toplumumuz için Foucault'dan yardım aldığımızda ise durum biraz farklılaşabilir kanaatindeyim. Fransa'yla veya genel olarak Batı Avrupa toplumlarıyla aynı tarihsel süreçlerden geçerek gelmekte olan bir toplum değiliz. Modernleşme tarihlerimiz örtüşmüyor ve benzeşmiyor. Ama "insan teki olarak bize askerlik ve itaat ne yapmış ve yapıyor olabilir?" sorusu, bizim için de hala ortadadır ve hala sorulmaya değerdir. Ben, bir sağlık raporu almak için bir gün devlet hastanesine gittim.
Sırada bekliyoruz. Psikiyatri servisi. İsimlerimiz sırayla okunuyor. Doktor isimler okuyor ve sırayla girip belgelerimizi alıyoruz. Önümde elli yaşlarında, oldukça normal görünümlü, ortalama giyinmiş, gözlerinde sıradan parıltıları olan bir adam vardı. İsmi anons edildi. Ah ki ah. O ismi neden kaydetmedim diye hep hayıflanırım. Güzel bir hikâye başlığı olabilirdi o adamın ismi. Neyse. Anons edildi adamın ismi. Ve adam aniden hazır ol konumuna geçip, öyle bir bağırış bağırdı ki "Burdayım Komutanım!" diye! Düşünün. Nasıl acıdım adama. Düşünün şimdi. Otuz yıldır bu adamın içinde beklemiş olan şey, o adama başka hiçbir şey yaptırmamış. Zihnindeki en belirgin imge ve imajinasyon olarak kalmış. Bu tabii en uç noktası. Ama buradan bakınca işte Anadolu'da erkeklerin uzayıp giden askerlik hatıraları muhabbetlerini daha iyi anlama şansını yakalamış oluyoruz. "Ali okulu" değil belki asker ocağı artık. Herkes gitmeden okuma yazma biliyor. Ama Türk erkeklerinin zihinsel haritalarında askerlik hala haşmetli bir "Ali okulu" olarak duruyor. Kötü bir şey mi bu? Sanmıyorum. Eğitimi de her şeyiyle birlikte bu derece ihmal edilmiş bir toplumun, az ve kusurlu da olsa herhangi bir "eğitime" tabi tutulması, bana o kadar da kötü bir şeymiş gibi gelmiyor. Trabzon'un dağındaki bir çocuğun acemi parmaklarını bir piyanonun eğitmesi için belki bir yüz yıl daha bekleyeceğiz. Ama o çocuğun, yirmi yaşına geldiğinde yanındaki arkadaşının da hakkını koruması gerektiğini ona ilham edebilecek küçük fikir kırıntılarına asker ocağında erişebiliyor olması, bu yüzden yine de bir şeydir diye düşünüyorum.
Türkiye'nin yaşadığı "iki dilli ilginç şizofreni"den ve "ortak bir dil"in gerekliliğinden söz ediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Şizofreninin tıbbi ve özel bir açıklaması olabilir elbette. Ama ben her önemli şeyi olduğu gibi, üzerinde kafa yorduğum bu gibi meseleleri de kendime açıklamak isterim zaman zaman ve kendim için, onu daha iyi anlayayım diye, özel bir dil geliştiririm. O özel dil içinde açıklarım onu kendime. Bir imajinasyona da dayanır büyük ölçüde bu. Şizofreninin doğuştan gelen, ırsi bir temeli var. Doğru. Ama peki sonradan şizofren olanlarda şöyle bir şey olmuyor mu? Mesela büyük bir karşılıksız aşk yaşıyor. Ve artık toparlayamıyor zihnini. Benim, kendim için kurduğum özel dil burada devreye giriyor ve bana şöyle özetliyor bu durumu. "Onun" beynine büyük bir aşk çarptı ve beynini ikiye ayırdı. O kadar ağır bir yükün altında kaldı ki, acı ona o kadar ağır geldi ki, o acıyı çekebilecek, kaldırabilecek ikinci bir baloncuk oluştu beyninde. Ona, acıya özel bir yer ayırmak zorunda kaldı. Aşkın sessizliği beynini sağır etti ve artık dünyayı da duymuyor. Acısını orada, beyninin yeni odasında konuk etti. O bölüm, beyninin o yarısında sadece aşkı var; diğer yarısında da dünya ve içindeki her şey var. Biz ona, onun gözlerine karşıdan baktığımızda ne görürüz. "Dünyayı bir tarafa, acısını da bir tarafa" koymuşluğunu, değil mi? Ama bu gerçekten de böyle olduğunda; yani şarkıda estetize edilip kabul edilebilir şiddet düzeyine çekilmeden önceki "Dünya bir yana, o bir yana"lığı onun gözlerinde gördüğümüzde, ona "şizofren" deriz. Uzatmayalım. Avrupa bize bunu yaptı. Aşk, tutku, nefret birleşerek öyle bir ağırlık oluşturdu ki beynimizde! Artık her şeyimizi bir de "Avrupa", "Avrupaî", "Çağdaş"…vs olmaklığıyla da hissetmek/ifade etmek durumunda kaldık. Ortadan ikiye ayrılmış bir beynimiz oldu. Bütün değerlerimiz, değer yargılarımızla birlikte ikiye bölündü. Ve bu gerçeklik temelinin iki ayrı "dil" yaratmayabileceğini artık kimse söyleyemez. Öyle de oldu zaten. Şerif Mardin, 60 yıl bekledi ve ilginç bir şey söyledi, biliyorsunuz. Cumhuriyet, kendi "iyi-kötü-güzel-çirkin" rejimini kuramadı demeye getirdi. Bana, şunu söyleyin. Dünyada kaç uygarlık, varoluşunun temellerini, bin küsur yıllık birikiminden sonra bu şekilde değiştirmek acısıyla baş başa bırakılmıştır? Ve bu denendiğinde, kendi dilini de yaratmak zorunda kalmamıştır?
Kitabınızın bir yerinde "Kürt sorunu, beynimin kılcallarına doğru ilginç bir kan basıncı olarak yürüyor ve başımı ağrıtmaya başlıyor" diyorsunuz. Niçin?
Çünkü "Kürt sorunu" diye bir şey yok. Türkiye'nin, aile içinde fitneye, nifaka sebep olan ve geçmişten gelen bir hatası var. Belki o yıllarda topraklarımızı müstevlilerin (emperyalistlerin) ellerinden kurtarabilmek için gerekliydi bu "hata". Ama şimdi değil. Eğer o bölgede hemen ve acilen bir psikolojik restorasyon geliştirilemezse, bilinsin ki bir makas ağzı bizi çoktan ayırdı ve raylar giderek birbirlerinden uzaklaşmaktalar. Şimdiye kadar raylar birbirine çok yakındı ve biz aynı trenin içindeymişiz yanılsamasıyla uyuyorduk. Ama bu dalgınlığımız, bizlere ileride çok pahalıya patlayabilir. Ben Eruh'ta askerlik yaparken ikindi vakti Eruh merkez camiinden salâ verilmeye başlandı. Perşembe günleri olur bu. Oralarda adettir. Cuma'nın gelişi, bir önceki gün salâlarla ve dualarla karşılanıyor. Salâ bitti. Dua başladı. Bize eğitim veren komutan durdu. "Aranızda Arapça bilen var mı?" diye sordu. Sivilde imamlık yapan bir arkadaşımız; "Ben biliyorum" dedi. "Ne diyor, dedi, anlayabildin mi?" çocuk; "Dua okuyor komutanım" dedi. "Haa" dedi komutan, "başka bir şey değil yani?" "Hayır komutanım" dedi çocuk ve izah etti durumu. İmdi. Şöyle bir manzara düşünün. O komutan, o müezzinin, bu toprakları dokuz yüz yıldır en derininden birbirine bağlayan, bu toprakların derinliklerinde köklerimizi birbirine bağlayan ve kucaklaştıran bu "dili" bilseydi… bilmekle de kalmayıp, bizleri toplasaydı ve yirmi dakika o camiye götürseydi. Rütbelerimizle ve kamuflajlarımızla. Hep birlikte namaz kılınsaydı. Kılmayanlar da bir iyi niyet göstergesi olarak caminin avlusuna gelselerdi. Size şunu söyleyebilirim: Kürt sorununun köküne kibrit suyu ekilmişti işte o zaman! Çünkü ben gittim. O camiye ben gittim ben sonradan. Camiden çıkarken, seksen yaşında bir ihtiyarın, benim botlarımı titreyen yaşlı ve zayıf elleriyle düzelttiğini, gözleri sıcak ve tuzlu suyla dopdolu, bana sarıldığını gördüm! Bunu yaşadım ben. Ama Türkiye, elden düşme ve modası geçmiş "hard" modernizmini dayatmak gibi bir kör inadın pençesinde orada. ABD on binlerce kilometre uzaklıkta bir yere elçi atayacağı zaman, o elçinin orayla sıcak bir bağlantısını arıyor, değil mi? Biz de diplomaside bunu yapmıyor muyuz? Peki Eruh Merkez Camii ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki -hadi pragmatizmin soğuk lokmasını yutalım ve bir anlık 'diplomatik' diyelim- sıcak bağlarının sayısı, kuvveti, derinliği, çapı hiç mi aklımıza gelmiyor? Toprağın altına gömdüğümüz hakikat yumrusu ne zaman yeşerecek? Artık tekrar yeşerecek kadar çürümedi mi yoksa!
Dil ve anlam sizin için her zaman başta gelen bir sorular yumağı olmuştur, sizi bu denli ilgilendirmesini açıklamak ister misiniz?
Yeni bir şey keşfediyor değiliz aslında. Dille giriyoruz düşüncenin içine. Hatta, son günlerde ilgilenmeye başladığım bir psikiyatr düşünürün sözleriyle söylersek, dille giriyoruz varlığın içine. Bütün mesele dilin içinde özetleniyor-var oluyor-gizleniyor. Şöyle bir cümle kuralım: "İftira etme." Ve aynı anlamı verebilecek bir tane daha: "Güzelliğe çirkinlik bulaştırma." Ve bunu, dilin gücüyle, güzelliğiyle boğuşmuş, benim kitabın başına da bir sözünü aldığım düşünürün seçtiği kelimelerle yeniden söyleyelim: "Bir çiçeği çamurlu ellerinle tutma." Aradaki farkı gördünüz mü? Anlam, dilin küçücük bir dans adımıyla ne kadar değişti. Ne kadar güzelleşti, derinliğe indi, değil mi? Buna tutulmaktan niçin koruyalım ki kendimizi? Ve daha fazla tutulmak için niçin çabalamayalım, didinmeyelim?
Ne zaman okumak için elime bir günlük alsam, farkında olmadan kendime şu soruları sorarım. İnsan, kendi gerçeğini anlatırken ne kadar samimi olabilir?
"Günlük" diye yazar M. Blanchot, "Her şeyden önce itiraf, kendini anlatma değildir. Bir anı kitabıdır." Yazar neyi nasıl anımsamalıdır?
Yazar, hatırlayarak onları rehabilite eder aslında. En azından benim için böyle bu. İçinde sivri uçlarıyla, çıkıntılarıyla ve elmas uçlarıyla durmakta olan şeyi yuvarlar. Onları yeniden dillendirir, seslendirir. Denilebilirse eğer, onlara yeniden (ve belki de yeni) sesler vererek, onları katlanılabilir kılar. Irmakların içindeki çakıl taşları neden çoğunlukla pürüzsüz, yuvarlak veya oval şekillerdedir? Çünkü ırmak onları sürekli bir biçimde "hatırlamaktadır."
Günlük' türü öteki türler gibi -içeriğini yoğuran malzemenin öznelliği yüzünden- yaygınlaşma olanağından yoksundur. Kişiye özeldir. Yapısı gereği, bireysel sınırları aşılamaz kolay kolay. Öte yandan 'Günlük' leri romancılıklarını, şairliklerini gölgeleyen, ikinci sıraya iten, hatta salt 'Günlük' lerindeki güçle ünlenen ve hep öyle anılan André Gide gibi, Cesare Pavese gibi büyük yazarlar vardır. Bu yazarların 'Günlük' leri, hem kendi ülkelerinin hem de dillerine çevrildikleri başka ülkelerin sanatçılarını, aydınlarını kışkırtmışlar, 'Günlük' yazmaya yöneltmişlerdir. Sizi günlük tutmaya yönelten bu tür etkileşimler oldu mu?
Size katılıyorum. Cesare Pavese'nin "Yaşamak" kitabını aşan başka bir kitabı yok bence. Andre Gide'in "Dünya Nimetleri" de öyle bana kalırsa. Buna Rilke'nin "Malte Lauridge Brigge'nin Notları"nı neden dahil etmeyelim? Canetti'nin asıl gövdesi bana kalırsa, notlarıdır. Cioran da öyle. Dolayısıyla, aslında bütün edebi eseri "yazarın kendisine" iyice yaklaştırdığımızda, yazarın bir insan olarak "kendisinin" kokusu artmaktadır. Ben seviyorum bunu. Yazarının kokusunu ne kadar yoğun taşıyorsa, o kadar özgün bir şeyle, o kadar orijinal bir şeyle, o kadar "dışarıdan bir şey almamış" gerçeklikle karşılaşıyoruz demektir. "İnsan hiç yalan söylemediğinde, zaten yeterince özgündür" sözünü çok severim. En yalansız kısmı, en "kendinde" kısmı, "insanın/yazarın" insan olarak kendisine en yakın kısmıdır, diye düşünüyorum. Oscar Wilde'ın bu konudaki o meşhur önermesine hiç katılmıyorum. Kaldı ki o; "Dehamı hayatıma; yeteneğimi ise kitaplarıma koydum" diyerek sanat konusundaki bakışını tekzip etmiş oluyor. Attila Jozsef'in gerçekten iyi ve büyük şiirleri vardır. Ama beni en çok etkileyen "şiiri", ölüm döşeğinde yatarken yazdığı iş başvurusudur. Dümdüz, sıradan bir mektuptur bu. Ama -düşünün!- şöyle biter: "İşlerimi düzenli yaparım. On parmak daktilo yazarım…" Attila Jozsef'in başına gelenleri o ana kadar gözden geçirdiğinizde, onun hangi şiiri bu birkaç cümlelik dokunaklı şeyden daha büyük olabilir ki?
Beni insanın mahrem macerası ilgilendiriyor. Buna tutulmuş olmasaydım, bunu tercih etmemiş olsaydım, dünyaya akademik bir uzaklıktan bakıyor olurdum. Ama bu konuda ne kadar uğraştıysam olmadı. Yüksek lisans tezimi savunmaya hazırlandığım sırada, hocam bana şunu söyledi: "Sen İsmet Özel'e tamamen subjektif yaklaşıyorsun. Onu karşıdan görebilecek kadar bile mesafe koymamışsın." Ben de büyük şairin siyasal fikirlerini şiirinden ayıramayacağımı, şiirini kendimden ayıramayacağımı, ruhumu "bir süreliğine" öldüremeyeceğimi anladım. "Tezimi" öylece yüzüstü bıraktım.
Kişisel günceniz var mı ayrıca? Nasıl ayrışıyor ya da ayrışıyor mu bu ikisi birbirinden?
Hayır. Ayrıca kendime söylediğim, kendime yazdığım hiçbir şey yok. Hiç olmadı. Başkalarına da yazamayacağım hiçbir şeyi kendime yazmadım şimdiye kadar. Ya da şu daha doğru olurdu. Kendime söyleyip de başkalarından saklayabileceğim hiçbir şeyim yok. Bunu bir çeşit özel eğitimsizlik biçimi gibi görürüm. Gizlilik, benim sinirlerimi bozar.
Yazı/n dünyamızın günlük ya da yaşamöyküsü açısından güdük olduğu, ama diğer taraftan da anı ve hatırat yönünden de zengin olduğu yargısına katılır mısınız?
Althusser, karısını nasıl boğazladığını, daha doğrusu nasıl boğazlamadığını, tabii aslında nasıl boğazladığını ama suçlu olmadığını anlatmak için yüzlerce sayfa yazdı. Dostoyevski'nin bu kadar "geveze" oluşunu, bazı yorumcular, Rus geleneğindeki açıktan günah çıkarma geleneğine bağlarlar. Bizim kültürümüzde içini açmak, hele günah çıkarmak, yok. Bizim kültürümüzün en derin tavrı "dua etmektir." Şiir bunun için çok güçlü bizde, diye düşünüyorum. Anadolu kırları, şiir yüklü, hüzünlü bulutların altında yaşamıştır yüzyıllar boyunca.
"Hatırat"ı hem kelime olarak çok severim, hem de edebi bir tür olarak gerçekten bizim kokumuzu fazlasıyla taşıyan bir türdür. Falih Rıfkı Atay, "Zeytindağı"nın notlarını Cemal Paşa'ya gösterdiğinde, somurtmuş Paşa. Çünkü, bütün günahlarına rağmen, bütün ceberutluğuna, acımasızlığına rağmen, beceriksizliğine rağmen, orada düşmanla göğüs göğüse çarpışan bir general var. Ölüm-kalım mücadelesinin tam ortasında siz "Mahrem günlük" de tuttuğunuzda, bu aynı zamanda "Askeri" bir "Mahrem günlük" olacaktır.
Coğrafyamızın şartları bizi başka birçok bakımdan "tuttuğu" gibi birey olmak konusunda da tutmuştur, engellemiştir. Batı'daki burjuva toplumunun, "civil" insanın ortaya çıkması süreçlerini ve bu süreçlerin bizdeki serencamının o çok bilinen dramatik farklarını hiç söz konusu etmiyorum zaten.
Bireyin günlüğü olur. Ama hep topluma ve ötekine yönelik kaygının toprağı olmuş memleketimiz için bu bir parça yabancı bir kavram. Ülkemizin "Askeri" niteliği, kolektif bilinçaltımızda dominant bir unsur olmaktan asla çıkmadı ve çıkamaz. Bizim devletimizin "Mahrem günlüğü", aynı zamanda bizim var olma-yok olma mücadelemizin de kılcal damarlarını ifşa etmek olacaktır. Oysa biz hep "düşmanlarla çevriliyiz." Tırnak içine aldım, çünkü tam olarak kabul edemiyorum bu olguyu. Öbür yanda baktığımızda ise; evet kolektif bir paranoya kolaycılığına ve kısırdöngüsüne düşmeyelim; ama bir Finlandiya da değiliz biz. Bunu da unutmayalım. Ne önemsiz olacak kadar küçüğüz; ne de önemsemeyecek kadar büyüğüz.
Türkiye için "iki uygarlık arasında köprü" olma niteliğini kabul etsek bile; bize birey olarak dokunan, değen özelliği, ülkemizin iki dünya arasında bulunuşunun yol açtığı cereyandır. Doğu ve Batı kapısı açık bırakılmış bir yapıysak; cereyan ruhumuzu gergin bir ruh haline getiriyordur. Bu kaçınılmaz bir şey. Ama bu gerginlikten gerçekten büyük bir edebiyat ve sanat çıkıyor mu? Bu, işte büyük bir soru. Bunu Türkiye'nin modernleşme tarihiyle birlikte düşünmeden sağlıklı bir açıklamaya varabileceğimizi düşünmüyorum.
Okurlara bu kitabınızı nasıl okumalarını önerirsiniz?
Nasıl kolaylarına geliyorsa öyle okusunlar. Benim bir önerim yok.
Söyleşi için teşekkür ederim
Ben teşekkür ederim.